Read Time:4 Minute, 54 Second
Bazı bazı kendimi anlama ve keşfetme yolculuğunda çokça km kat ettiğimi bazen de ne olursa olsun bir noktadan öteye geçemeyeceğimi ve o zamana kadar aldığım yolda da yanlış anladığım şeyler olduğunu düşünürüm. Aklıma Jung’un “Mars gezegenine ulaşmak kendi kendine ulaşmaktan kolaydır” sözü geliyor. Jung’a göre bilinçdışımız bizi bizden daha iyi biliyor. Belki de budur insanın kendine ulaşmasına en büyük engel. Jung kendime en yakın bulduğum ve benimsediğim kişilerin başında geliyor. Hatta bir ilişki yaşamadan, evlenmeden ya da insanlarla ilgili ciddi kararlar almadan önce Jung ve arke tipleri bilinmeli. Hayat yolculuğunda size eşlik edecek insanlarla ne kadar uyum içerisinde olabileceğiniz noktasında onları tanımak ve onlara dair örtük şeyleri fark edebilmek için iyi bir rehber olduğu kanaatindeyim. Bu nedenle Jung’dan bahsedeceğim. Jung, Psikoloji ve Din Kitabında; çoğunluğun onu bir filozof olarak görmesine rağmen kendisinin ampirist yani deneyci ve doğa olaylarını inceleyen bir tutumdan yana olduğunu, deneyimin ve bazı fikirlerin ileri sürülmesinin bilimsel deneyciliğin ilkeleriyle çelişmeyeceğini, deneyimin bir sindirim işlemi olduğunu ve bu işlem olmazsa anlamanın gerçekleşmeyeceğini, yaklaşımında konuların felsefi açıdan değil bilimsel açıdan ele alındığını söyler. Sanıyorum ki yukarıdaki bu ifade; insan psikolojisini incelerken, ilgilendiği alanları, itikadlar, inançlar ve dogma konusundaki görüşleri, Uzakdoğu ve Hint kültürlerine olan ilgisi, mandalanın gücüne olan inancı ve rüyalardaki dini sembol arayışı sebebiyle kendisine yapılmış yorumlara da bir açıklama niteliği taşıyor. Peki özetle kendini böyle anlatan Carl Gustav Jung Kimdir? 1875’te İsviçre’de doğar ve adını da tıp profesörü olan dedesinden alır. Jung’un din psikolojisi üzerinde ağırlıkla durmasının sebeplerinden biri de babasının ve amcalarının papaz olması sanırım. Babası katı, kuralcı, hırçın ve geçinilmesi zor ama iyi niyetli bir Luteran papazıydı. Annesi de özellikle evlilikte yaşadığı sorunlar nedeniyle hayatını bunalım içerisinde geçiren bir kadındı. Bunda iki erkek çocuğunu kaybetmesinin de büyük etkileri vardır. Jung, 9 yaşında bir kız kardeşi oluncaya kadar tek çocuk olarak büyüdü. Annesi bunalımlı bir döneminde hastaneye kaldırılınca Jung yaşlı bir teyzenin yanında kaldı. İsviçre’de bir çocuk olmanın sonucu olsa gerek ırmakları, dağları, aslında doğaya dair her şeyi severdi. Yaşam ve ölüm küçüklükten beri yakından bildiği şeylerdi. Doğada yaşamı keşfederken katıldığı cenaze törenleri ve tehlikeli bir bölgede yaşamasından kaynaklı gördüğü olaylar da çok sayıda ölüme şahit olmasına sebep oldu. Kendi başına oynayan, başka bir şeye ihtiyaç duymayan içedönük, oyunlarına karışılmasından ve izlenmekten hoşlanmayan bir çocuktu. Kız kardeşi dünyaya geldiğinde bile oyunlarına yalnız başına tavan arasında devam etti, tahtadan yaptığı oyuncağı en iyi arkadaşıydı, her şeyi onunla konuşurdu. Bunda anne ve babasının kötü ve mutsuz evliliklerinin, sonuç olarak da annesinin geçmeyen depresyon ve bunalımlarının etkisi vardı. Tavan arası aslında bu mutsuzluklardan kaçabildiği kendi dünyasıydı. Jung hayatı boyunca içe dönük biri olarak yaşadı. On bir yaşına geldiğinde köylerindeki okuldan ayrılarak varlıklı insanların olduğu bir okula gitti ilerleyen zamanda da okuldan sıkıldı. Zamanını okuyarak geçirmekten zevk alıyordu. Okula gitmediği 6 aylık sürede doğayı araştırdı, canı ne istiyorsa onu okudu. Tabi bu durumdan kaygılanan ailesi onu pek çok doktora götürdü fakat sonuç alınamayınca da Jung’dan umudunu kesmeye başladı. Bu Jung için bir dönüm ve sıçrayış noktasıydı. Bayılma nöbetleri son buldu ve yeniden okula döndü. Jung kendini anlatırken deneyimlerin öneminden ve deneyim olmadan anlamanın mümkün olmadığından bahsediyordu. Jung aslında önce kendi hayatında deneyimledi pek çok şeyi. Nevrozu yaşayarak öğrendi. Kendisi hiçbir zaman duygu ve düşüncelerini anlatabilecek bir çevreye sahip olmadı. Dini konuları irdelemesi, merak ettiklerini babasıyla konuşması imkânsızdı. Din psikolojisine; dogmalara ve inanca psikolojide bu kadar yer vermesi tam da bu gerekçelerledir. Bunların hepsi Jung’un felsefeye olan merakını da artırdı. Konuşamadıklarını, soramadıklarını kitaplarda bulmaya çalıştı. Bir dönem kendine güvenini kazanıp daha sosyal ve kendini ifade eden biri oldu ama çevresinden gelen tepkiler nedeniyle yeniden içine kapandı. Tıp eğitimi aldı. Rüyalara ve parapsikolojiye özel ilgisi vardı. Bir gün odasında çalışırken silah patlamasına benzer bir ses geldi, sesin geldiği yan odaya gidip baktığında ısı ve nem değişikliğinden çatlaması imkânsız olan yıllanmış bir ceviz ağacının ek yerlerinden uzak ortasından ayrıldığını gördü. Bir başka zamanda da bir bıçağı ekmek sepetinin içinde paramparça bir halde buldu ve bunların sonrasında parapsikolojiye ilgisi arttı. Her Pazar ruh çağırma seanslarına katıldı. Bu olayların hepsi psikiyatrinin ciddiye alınmadığı ve doktorlar tarafından bile saçma bulunduğu bir dönemde psikiyatri alanında uzmanlaşmak istemesine neden oldu. İlk görevinde Şizofreni kavramını geliştiren Eugen Bleuler ile çalıştı. Şizofrenlerin iç dünyalarını anlamaya yönelik çalışmalar yaptı. Freud’u yakından takip ediyor ve çalışmalarından etkileniyordu. İlk kitabında Freud’dan övgüyle bahsetti ama kuşkuyla baktığını ifade ettiği şeyler de vardı. Kitabı Freud’a gönderdi. Sonrasında Freud ile altı yıl sürecek dostlukları başladı. Freud Jung’u Psikanalizin veliahdı ilan etti ve Jung’u oğlu gibi gördüğünü söyledi. Fakat Jung birinin öğrencisi, veliahdı ya da oğlu olmaktan hoşlanacak bunu kabul edecek biri değildi. Başına buyruk ve bağımsız olmaktan hoşlanan biriydi. Çocukluğundan bahsettiğim bölümdeki çocukluk tepkilerinde de aynı davranış kalıplarını görebilirsiniz. Sonuç olarak Freud ile yolunu “Dönüşümün Simgeleri” kitabını yayımlayarak ayırdı. Üç yıl boyunca yazamadı, okuyamadı, ne yapacağına karar veremedi. Bu dönemde bilinçdışını araştırdı, rüyalarını ve hayallerini inceledi. Üç yılın sonunda “Psikolojik Tipler” kitabını yayımladı. Karakter tiplerini, içe dönüklükle dışa dönüklüğün ve duygu ile düşüncenin ayrımını yaptı. Afrika’da, Hindistan’da, Sahra Çölünde, Tunus’ta, Seylan’da bulundu. Buralarda edindiği deneyimle “Psikoloji ve Sihir” adlı kitabını yayımladı. İnanan biri olarak değil bilimsel bir bakış açısıyla; sihir, fal, ruh çağırma, yoga, dinsel simgeler ve rüyalara ilgi duydu. Bir şeyin var olması önemliydi, doğru ya da yanlış olması değil. Psikolojinin bir düşüncenin var olmasıyla ilgilendiğini, bir insanda meydana geliyorsa öznel, toplumda meydana geliyorsa nesnel olduğunu söyledi. Jung’un hayatına baktığınızda ne gördünüz ne hissettiniz bilemiyorum ama ben mutsuz yetişen, nevrotik geleceğin temelleri atılmış bir çocuğun, kendini anlamayı başararak, deneyimlerini bugün hala geçerliliğini koruyan bilimsel tanımlamalara dönüştürdüğünü gördüm. Bu elbet Jung’un mutlu bir yetişkinlik geçirdiği anlamına gelmiyor. Bayılma nöbetleri ya da nevrozu yeniden yaşamış mıdır bilemiyorum ama bu hikâyeden bile çıkacak çok net sonuçlar var. Yetişkinliğimizin temelinin büyük bölümü çocuklukta atılıyor. Maalesef her birey temeldeki kırık tuğlalarla yıkılmayacak bir bina inşa edemiyor. Freud ile ilgili yazıma buradan, oedipus kompleksiyle ilgili yazıma da buradan ulaşabilirsiniz...

Ne güzel demişsin finalde. Hepimizin kırık tuğlaları var sanırım geçmişten kalan.
Kesinlikle öyle. Ebeveynlerin kendir kırık tuğlalarını ve he şeyi doğru yapmalarının mümkün olmadığını düşününce sonuç olarak bu çıkıyor.
Teşekkür ederim değerli yorumun için
Sevgiler
Rica ederim.
İnsanı başka başka konularda düşünmeye sevk eden bu yazıların için ben de teşekkür ederim.
Sevgiler.
Çocukluğun gelecekteki mutluluk adına önemli olduğunu bilen çoğu ebeveyn bunu çok ciddiye aldığindan doğallıktan uzaklaşıp bu işi eline yüzüne bulaştırabiliyor. Eğer bir çocuk sıkıntısız bir evde büyüme şansına sahipse anne babaların doğal davranması daha etkili olur gibi geliyor.
Merhaba,
Kesinlikle. Çünkü devir derişiyor, her devrin ihtiyacı ona göre oluyor ve annelik/babalık modeli de buna bağlı olarak değişiyor. ! yıl önce doğru kabul edilen davranış şekli bugün yanlış olabiliyor. Temelde saygı duyularak, birey olarak kabul edilerek ve en önemlisi de sevgi ihtiyacı olması gerektiği oranlarda karşılanan, bedensel ve ruhsal hakları istismar edilmeyen çocukların sıkıntısız bir evde geleceklerini sağlıklı inşa etmeleri çok daha mümkün
Jung meraklılarından biri de benim. Bu yazıyı da gerçekten severek okudum.
Yüreğine ve emeğine sağlık Sultan
Merhaba,
Benim gibi Jung meraklılarının olması sevindirici bir haber çünkü Jung ve onun çalışmaları ya da ondan öğrendiklerimle yazacağım çok yazı var.
Sevgiler
[…] tüm hastalıkların kökenini cinsel ve bastırılmış duygulara dayandırmasının, Jung’un mistisizme yolculuğunun, arke tiplerinin ilk ortaya çıkışının nasıl olduğunu […]
Merhaba. Arkadaşımın önerisiyle tanıştım sayfanızla iyi ki de tanışmışım. Düşüncelerinizi ifade edişinizi çok beğendim. Okumayı da seven biri olarak okurken nasıl bitirdiğimi anlamadım.
Konu başlıklarınız da listemde ilk sırada yer alanlardan.
Emeğinize sağlık. Heyecanla yeni yazılarınızı bekleyeceğim. Her gün girip yeni bir şeyler var mı diye bakarım artık.
Merhaba, Öncelikle değerli yorumunuz için size sonrasında da sizi yönlendiren arkadaşınıza ki muhtemelen benim de arkadaşımdır:) teşekkür ederim.
Yazılarıma dair motivasyon artırıcı düşünceleriniz beni çok mutlu etti.
Yeni yazılarda buluşmak üzere sağlıkla kalın
Sevgiler
Merhaba blog ve yazılarınızı beğeniyorum. Özellikle jung ile sayenizde tanışmak güzel oldu.Çocukluk çok önemli mutlu ebeveynlerle büyümekte öyle. Yolunuz açık olsun yazılarınız bol olsun.Selamlar sevgiler
Merhabalar.
Değerli yorumunuz ve desteğiniz için teşekkür ederim. Bir şeylere vesile olabildiysem ne mutlu bana. Sevgiler
[…] yapılan şiddetli eleştirilere karşıt Freud’u destekler bir yazı yazmasıdır. Freud nasıl Jung’u veliahtı gördüyse Adler’i de halefi olarak seçer ve hususi doktoru yapar. Freud’un tek […]
[…] duygularda yoğunlaşmaya, doğaüstü şeylere ve mucizelere inanmayı kolaylaştırabilir. Jung’un ilkel atalardan bu yana aktarıldığını söylediği bilinçaltının bir getirisi midir, […]
[…] rolle yer aldıkça, olumsuzluk yanlılığı da zarar veren bir hale dönüşmektedir. Bir yetim arketipi gibi davranmak ve her şeyi böyle görmek kişilerin kendisi için de, ilişki içerisinde […]
[…] bir psikiyatrist olan Carl Gustav Jung Analitik Psikolojinin kurucusudur. Kariyerinin başlarında, Freud'un çalışmalarına büyük […]