0 0
Read Time:4 Minute, 23 Second

Zihnimdekilerin ağırlığından mı yoksa uyanık kalma mecburiyetinin bünyeye uyguladığı o baskıdan mı bilinmez kafamla gövdem arasına sınır çizen ranza başlığının şeklini aldı boynum usuldan. Sert ahşabın ağrılı rahatsızlığına rağmen bedenim de karşı koyamadı baştan ayağa yayılan rehavete. Gözlerimdeki ağırlık bedenimdeki gevşemeye dönüştü, boynumdan aşağısı kendini bırakıp altındaki yatağı sere serpe sahiplendi. Yüksek bir yerden hızla boşluğa düşen bedenim parçalı bir ölümden son anda kurtulmuş gibi sıçradı.  Gözlerim, bir anlık açıklığından sonra, düşüyormuş gibi olup düşmemenin, yerle kucaklaşarak geçilecek başka boyuta geçemeden boşlukta süzülmenin karışık hazzıyla yeniden kapandı. Bu sefer daha da derineydi yolculuğu. Derinleştikçe uyku, silindikçe varlık, ruh isyanını alıp da uçup gitmesin diye, suyun içinde batmak için kendine taş bağlayan bir beden gibi bu sefer bedenim kendini ruhuna bağladı. Bir bütün iki ayrı şey olabilir miydi? Bir beden istese ikiye ayrılıp varlığına devam edebilir miydi? Bir beden hem var hem de yok olabilir miydi?

Sanırım içimde bir huzursuzluk var. Bu sefer uykunun bana yapacaklarından korkuyorum. Ölümcül bir yolcuğun ne öldüren ne de yaşatan yalnızca arafta bırakan yerindeymişim ve hep orada kalacakmışım gibi, yokluğa gidip gidip varlığa dönemeden kendimi hep arafta bulacakmışım gibi. Bedenimin düşmesine, ruhumun uçmasına izin vermeyen bu yerde bölünmeye giden yola doğru ilerliyorum yine. Bedenimin ağırlığını, ruhumun tüy gibi hafifliğini hissediyorum. Birinin buradan döndürmesi gerek beni, birinin ruhumu tutup bedenime sokması gerek, bu ayrışmaya, bu bölünmeye son vermesi gerek. Edison’un derin uykuya geçmemek için kullandığı topa ihtiyacım var tam da şu anda. Uyku beni almasın istiyorum, bedenimi ruhsuz bırakmasın. Gidiyorum usulca, tüm yükleri ardında, bedenime gömülü bırakmışçasına yükseliyor ruhum. Ne ona bağlı bedenim ne de geride bıraktıklarım var şimdi. Ölüm mü bu yoksa yaşam mı. Bedenim yükselen ruhumu görüyor, sanki kolum kalksa alıp yeniden içime hapsedecek gibi ama hangi aitlik eki artık bilmiyorum. Ben ruhumun muyum bedenimin mi? Bedenimde ruhumu gören göz kimin? Gittikçe daha da yükseliyor ruhum ve şimdi karanlık bir boşlukta, etrafı ışıklarla kaplı bir yerde, kendi ruhumun evreninde, uzayın sonsuzluğunda, renksiz, hacimsiz bir boşluk gibi. Boşluk içinde boşluk, derinlik içinde derinlik, karanlık içinde karanlık… Birden şiddetli bir ışık patlaması geliyor bedensiz ruhumun üzerine. Gövdesinden şiddetli bir darbe yiyen beden gibi hızla aşağı düşüyor ruhum, karnında yüklü bir ışık parçasıyla.

Ruhum yolunu şaşırıyor. Yıllarca kendine ev sahipliği yapmış bedene değil, ruhunu sonsuza kadar kaybetmiş hasta bir bedene dönüyor. Evet hasta bir beden, hastalıktan ruhunun alıp başını gittiği bir beden. Demek ki her beden sahip çıkamıyor ruhuna. Kaybolan ruhuna yükselen çığlıkları boşluğu inletirken, ruhum sesi takip edip yolunu kaybediyor.  Bu bedenin tüm organları çürümüş, kötülük kokuyor. Ruh koku alır mı? Alıyor işte, kimsenin almadığı o çürük kokusunu ruhum alıyor. Bu çürük beden bu haline bu tükenmişliğine rağmen vazgeçmiyor ruhlu varoluştan. Oysa ardımda bıraktığım kendi bedenim tek bir kelime dahi etmedi peşimden, sanki beklediği zaman buymuşçasına. Yine de benim ruhum diyorum benim ben olduğunu bildiğim için ama ruhlar herkesinmiş işte. Canları sıkılınca gidip ilk buldukları ruhsuz bedende yeni varlık denemeleri yapıyorlar. Öldü sanılan bedenlerin yaşama geri dönüşü ve yaşayan bedenin toprağa yüzünü dönüşü…

İçine ruh üflenmişçesine gözlerini açıyor misafirlik yapan beden. Kımıldayamıyor, yalnızca görüyor. Ev sahibinin ellerini görmek istiyor ruhum; yaşlı, zayıflamış, kemik kemik olan elleri. Bu bedenin hiçbir yerinde can yok, hareket yok. Kısalmış, çarpıklaşmış bacaklar kımıldamıyor. Ne tuhaf hareketsiz, çürümüş bir beden dayanamıyor tamamen yok olmaya ve yeni bir ruhu hapsediyor içine. Ruhum kurtulmak istiyor sevmediği bu bedenden ama bu çelimsiz beden tüm zayıflığına rağmen tüm ağırlığınca asılıyor ruhuma. Yıllarca anılarımı yaşayan ruhum havalanıp da kurtulamıyor. Çaresizce vazgeçiyor kurtulma çabasından. Eski günler geliyor ruhumun aklına, sıcak, huzurlu. Birlikte yaşadığımız günler. Biz kaç kişiydik sahiden? Ruhum, ben, bedenim… Tek miydik, biz miydik, ayrı ayrı birer hiç miydik? Tüm sorular cevapsız şu an. Yine hatıralara dalıyor ruhum, gözden damla akması lazım ama bedeni başka yerde. İlk kez aşık oluşumuzu, yazın tatlı esintisini, güneşin kokusunu… evet güneş de kokar sıcak kokar, sıcak nasıl kokar? Her şeyin kokusu var işte. Ruhun da, ölümün de, yaşamın da. Kokular sarıyor birden her yanı; Efil efil… Anılar…Ne zaman gülmüştük ruhum, bedenim ve ben, ne zaman mutlu olmuştuk, ne zaman vazgeçip ağlamıştık? Aşk nasıl bir şeydi? Kim hissediyordu kelebekleri, gözler buluşup da nasıl kalbe akıyordu? Ya insan çok üzüldüğünde burnundaki o sızı nasıl kalpte ağrıya dönüşüyordu? Nerede kalıyordu bir dakika öncesi, beden zamanda yol alırken, anılar nasıl olup da beynin içinde yerlerini yapıp kök salıyordu? Şimdi bunları kendi bedenimde düşünsem beynim ön tarafından şişmeye başlıyor da kafatasını delip geçecek dışarıda kendine daha ferah bir yer bulacak gibi hissederdim. Ama bedensizim, misafirim, üstelik hareketsiz ve hapisim. Varla yok, çokla az arası… çocukluğum, gençliğim, umutlarım, hüzünlerim… ne kaldı geriye? Bunlar hangimizin? Bedenim sahip çıkamaz zannımca, yükselen ruhuna bile ses edemediğine göre. Dönme vakti diyor derinden bir ses. Birazdan parmaklarımı şaklatacağım ve sen de gözlerini açacaksın diyor. Bu çürümüş bedene kim sahip çıkar ki? Kim sesleniyor ki? Uzun bir yoldan upuzun karanlık bir koridordan geçmişim de yorgunluktan bitmişim gibi gözlerim açılıyor bir anda. Bedenimdeyim, ellerimi, kollarımı, bacaklarımı görebiliyor ve hareket ettirebiliyorum. Hipnozdan döndüğüm an oturduğum sandalye sarsılıyor sıçrayışımla. Hani ranzada kapatmıştım gözlerimi, uykunun beni esir aldığı yer burası değildi. Ruhum bırakıp gitmişti. Hapsolduğum hareketsiz bedenden kurtuluşuma sevinirken özgürlüğünü yeniden kaptıran ruhum mutsuz. Bence artık asla biz olamayacağız. Bölünmenin hazzı, ayrı ayrı savrulmanın heyecanı yeni bir ateşe dönüştü. Bu saatten sonra bu ruh durmaz bu bedende ve bu beden istemez varlığı. Yaşamak tek bir nedene bağlıydı o da artık özgürlüğünün tadına vardı.

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %
Previous post Bir Dilim Su Böreği
Next post Uyumsuz Gündüz Düşleri

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir