Tohum mu desem meyve mi… düştüm işte toprağa. Herkesin sıradan gördüğü, özen göstermediği, aman buralar da hep bozkır dediği yerlerin bilmem kaç dönümlük alanlarında tanıştım dünyayla. Öncesi var mıdır bilemem, hafızamın beni götürdüğü yerde benim doğumum. Bir çocuğun rahme ve dünyaya düştüğü ilk zamanları hatırlayamıyor olması gibi her canlı için varlığının başlangıcı hafızasındaki ilk anıdır diye düşünmüşümdür hep. Elbet bu hiçbir zaman delice merakıma, dünyayı, yaşamı ve etrafımda olup biteni keşfetme arzuma engel olmamıştır. Hatırlayamadığım zamanları kendimce yazmak da en sevdiğim şeylerden biridir, hem yukarı doğru uzarken yavaş yavaş, her gün değişirken biraz biraz bunlarla uğraşmak da bu tek renkliliğin içinde renk katmıştır bana
Göğe doğru yaklaşırken boyum sadece kendi hayallerimle beslemedim dünyamı, hem toprağın hem de büyüklerimizin sohbetlerine kulak kesildim. Bazen kendi aramızda takılırken öyle bir hikâye işitip pürdikkat dinlemeye koyulduk ki nostaljik bir filmin kareleri gibi canlanır gözümde. Hiç unutmadığım hikayelerden biri; buralardan kalkıp uzun ve yorucu yolculuklarla dünyayı gezen buğdayın hikayesidir. Derler ki özü hep aynı kalmış ama tekrar tekrar düşmüş toprağa, tekrar tekrar doğmuş ve doğdukça çoğalmış, doğdukça yayılmış. Öyle güzel ülkeler gezmiş o kadar değişik şeyler görmüş ki, haberleri de rüzgârda sallanan buğday başaklarıyla daldan dala akıp buralara gelmiş. Düşünsenize gezgin bir buğday tanesi ve bunu istemsizce kapıldığı rüzgarla, kendini oradan oraya savuran, süren, ezen toprak sahibiyle değil kendi yolunu bularak, kendini rüzgâra, suya nihayetinde doğaya emanet ederek yapmış. Sırtında küçücük çantasıyla oradan oraya yol alan bir buğday tanesi… düşünebildiniz mi? Bu hikâyeyi dinlediğimden beri kendimi böyle hayal eder oldum. Yollara, yolculara, yolculuklara âşık oldum. Dünya var kalbimde, düşüncelerimde… Dünya ağrısı, dünya aşkının dalımda, tanelerimde yayılan sızısı. Nasıl ki dünyanın binbir türlü hali var işte o binbir türlü hali benim de içimde, ince ince yayılıyor sarılarıma, ince ince akıyor uçlara hani o etrafa açılan incecik uçlarım var ya işte onlar hep dünya…
İşte hayallerim bir dünya iken biçilme zamanı geldikçe sancılarım arttı. Kıvranıp kımıldandıkça toprak o bilgeliğiyle seslendi.
– Umut yeşerten nedir? Diye sordu.
Yeşerenin filiz olmasına alışmış ben umudu yeşertmenin ne demek olduğunu bilemedim o an. Umudumun olup olmadığını bilmeden
– nedir diye sordum bilge toprağa.
– Sen umutsun ve benim içimde büyüyüp ulaştın yaşama, sen zaten umudun ve mucizenin kendisisin ve kimi mucizenin kendisidir bunu hatırlar, kimi mucize olduğunu bilmeden bir döngü içinde mucizenin devamlılığını sağlar dedi.
Ne demek istediğini anlamadım çünkü benim hafızam kısa bir süre öncesinde gördüğüm güneş ışığıyla yazılmaya başlamıştı. Zaten bir yıllık ömrüme ne sığdıracaktım ki. Öyle değil miydi yoksa! Ya ben de dünyayı gezen buğday tanesi gibi hikayelerle doluysam ya da bundan sonrasında dolacaksam, bir yıl değil de yıllarca sürecek kendi hikayemi yazacaksam…
Bir buğday filizinin görevi de derdi de büyümektir ama benim derdim önce dünya oldu sonra bilge toprağın aklıma soktuğu mucize. Bunu hisseden, geçmişle donanmış kadim, her şeyi bilen toprak;
– Bilir misin bazı insanların kafasının içi hep kalabalık olurmuş, sesler, fikirler kendi kendine akar, çoğalır, susarmış bu insanlar kalabalıkta da kendilerini hisseder ve bir yanlarını yalnızlığa dayarlar, yalnızlıkta da zihinlerindekiyle kalabalığa karışırlarmış… dedi.
Düşündüm düşündüm düşündüm… Bilge toprağı anlamakta zorlanıyordum ama sanırım hepsi bir gün yeniden hatırlayacağım şeylerdi ve buradan sürüldüğümde en çok da anlamadığımı düşündüğüm ama yoluma harita olacak sözleri ve sözlerin sahibi toprağı özleyecektim. Toprak sihir gibi bir şey değil mi? Konuşuyor, hissediyor, yaşıyor… Hem düşünsenize, biz dünyayla tanışıklığımızı yıllara sığdırırken toprak kaç haneli rakamların zamanını ve anılarını taşıyor üzerinde. Hayat nedir diye sorsalar toprak ve ağaç derdim. Yaşamı sürdürmede önemli bir yeri olan bir buğdaya kimse bunu sormayacaktır zannımca.
Toprakla sohbetimizin keyfini doya doya yaşadığım bir gün makinelerin sesini duydum uzaktan. Zamanı gelmişti tabi çoktan sarı, sapsarı olmuştu her yanım. Daha önce hiç aklıma gelmeyen bir düşüncenin korkusu sardı bedenimi, canım acıyacak mıydı? Nasıl olacaktı, ne yaşanacaktı. Toprakla bir konuşmamızı hatırladım.
– Bilinmezler, belirsizlikler ama kaçınılmaz olanlar işte bu insanın da en büyük derdi. Hem anlam katan hem de anlamsızlığı hatırlatan. Düşünsene demişti toprak, düşünsene her şeyi fark ettiğin bir zamandasın, başına gelebilecekleri tahmin edebiliyorsun ve biliyorsun ki bir gün bitecek, kaçışı yok, nihayetinde yaşanacak. Yaşam gereksiz mi gelirdi sana, kaygıyla hep o sonu mu düşünürdün yoksa son olduğunu bildiğinden her anına kıymet mi verirdin?
Şu an anlamıştım toprağın bu sözlerini, bugün için demişti, şu an hissettiklerim için ve seslendim toprağa,
– Kıymet verirdim toprak! Kıymet verirdimmm!
Makinelerin gürültüsü içinde duyamamıştım toprağın ne dediğini. Daha geç olacağını düşündüğüm son tam dibimdeydi, kısacık bir süre içinde korkularımla yüzleşecektim ve hazırdım.
Ne kadar zaman sonra bilmem, varlığımı hissettiğim o yeni anda, canımın acıyıp acımadığını hatırlayamıyorum ama beyaz bir yığının içindeydi parçalarım. Nasıl hissediyordum varlığımı böyle küçücük tane tane olmuşken anlayamıyorum. Keşke toprak olsaydı yakınımda kesin mantıklı bir şeyler söyler merakımı giderirdi.
Yine yorucu bir sesin yükseldiğini hissettim her yerden beyaz yığınlar geliyor ve bu sesin içinde hepsi birbirine karışıyordu. Kocaman kalabalık yığından ayrılıp küçük karanlık çuvallara dolduruluyorduk sonunda. Bir kamyonla taşındık alıcıya sunulduğumuz o mağazaya. Arada birileri çuvalı kaldırıyor bakıyor ve sonra geri bırakıyordu ama işte bir gün biri kaldırıp ağzına kadar dolu market arabasına yerleştirdi. Ve bu bir dönüm noktasıydı. Bundan sonra olacakları hiç aklımdan geçirmemiştim.
Market arabasına alınıp konulmamızın üzerinden çok da geçmemişti ki çuvalın ağzı açıldı, beyaz un yığını esneyen bir beden gibi boşluk bulduğu her alana yayıldı, yeniden ışığı gördüm ve ışıktan da güzel birini. Adı Melek, saçları kınalı, yumuşacık elleri, yumuşacık sesi… Bilge toprağın sesi gibi içine içine işliyordu her tınısı. Ne söylediğinden çok sesindeki rahatlatan ritme kapılmıştım adeta. O an anladım ki burası geleneksel bir fırın; çeşitli tatlıların, ekmeklerin, böreklerin olduğu ve hepsini de Melek’in yumuşacık elleriyle yaptığı bir fırın.
– Bizim su böreğimiz hiçbir yerde yoktur, bu çeşit olanı bulamazsınız dedi karşısındaki müşteriye.
Su böreğinin adeti kıymalı ya da peynirli yapılmasıymış ama Melek bunu kabul etmeme konusunda kararlıydı. Hava kararıp kepenkler indirildiğinde Melek yan taraftaki mutfağa gidip kazağının kollarını sıyırdı. Havalanalım diye koyduğu tepsiden azar azar almaya başladı bizi. Aldığı her avucu yoğurduğu hamur karışımına ekliyor, yumuşacık tertemiz elleriyle koyduğu her un yığınını ustaca harmanlıyordu. Üzerimde dolaşan elini de sesi kadar sevmiştim. Canım yanar diye korktuğum her anı ya hatırlamıyor ya da o anlar için korkmamın ne kadar gereksiz olduğunu anlıyordum. Şimdi de öyleydi mutluydum, karışıyor, harmanlanıyor, başka bir şeye dönüşüp form değiştiriyordum. Hamur en mükemmel haline geldiğinde oklava çıktı ortaya, Melek oklavayı da ustaca kullanıyordu. İncecik bir kağıda dönüşmüştük adeta, oklavaya sarılıyor, yuvarlanıyor sonra açılıp havalanıyor ve gitgide daha da büyüyorduk. İşte en ilginç aşamaya geldik banyo zamanı… biraz burada biraz da fırında canımın yandığını söylemeden edemeyeceğim ama. Neyse ki geçti ve üzeri nar gibi kızarmış, katlarında pirinç ve kıyma olan su böreği olarak vitrindeki yerimizi aldık. Herkesin en sevdiği kısımdaydım ben de, ne orta ne de köşe… Bir müşteri geldi içeri,
– bizim kızı uçağa yetiştireceğiz de yanında bir şeyler olsun şu dilimi alabilir miyim? Diye gösterdi Melek’e.
Öykü, annesine istemediğini söylese de annesi,
– bak bu anneannenin böreğinin aynısı, hani hep derdin ya özlüyorum o tadı diye işte bak bu o tat.
Kız paketi alıp çantasına yerleştirdi ve İspanya uçağının 16C numaralı koltuğunda kucakta giden bir çantanın içinde yolculuğuma başladım.
Sıcak sıcak koymuşlardı pakete bir de ağzını kapatmışlardı. Biraz hamurlaşmaya ağırlaşmaya başladık haliyle. Uçak indi, otele gidildi hala çantanın bir yerlerinde duruyorduk öylece. Ertesi gün oldu, Öykü bizim varlığımızı unutmuş bir halde çantasını alıp yürümeye koyuldu. Parkları, sokakları, müzeleri gezdi günlerce. Dünya turumun bir su böreği olarak çantada geçeceğini hiç hesaba katmamıştım galiba. Tadımız kaçıyor, rengimiz bozuluyordu, peynir yoktu ama hep birlikte sası bir hale geliyorduk. Öykü her gittiği yerde bir iki gün kalıyor ve adeta, ayaklarıyla her yeri arşınlıyordu. Başka bir şehirde, havanın ışıl ışıl olduğu güzel bir günde bir parka oturdu ve çantasından bir şeyler çıkartırken, bu çantada bir şey kokuyor deyip eliyle biraz daha altlara uzandı ve işte sonunda varlığımızı hatırlamıştı.
– Offf nasıl unuttum bunu diyerek
çantasına da sinen kokuya canı sıkılmış bir halde, az ötesinde duran çöp kutusuna usulca koydu içinde olduğumuz paketi. Değişik kuşların çöp kutularını yokladığı bu parkta birazdan bir kuşun midesine doğru yol alacaktım. Bu döngünün bir parçası olsa gerekti. İnanabiliyor musunuz, bir gezgin buğday tanesinin hikayesiyle ruhuma düşen dünya aşağıda kalmıştı. Yeniden onunla buluşacak ve kim bilir daha neler yaşayacaktım. Buralardan kilometrelerce uzakta başlayan hafızam, her döngüde kendini koruyup mucizenin kendisi olacaktı galiba.
Ey Toprak ne güzel şeyler demişsin bana, ne değerli hikayeler anlatmışsın. Seninle yeniden buluşacağım güne dek hoşça kal. Hoşça kal bilge toprak…
Read Time:6 Minute, 45 Second
